Bir Ada Hikayesi

Yazın o güzel günlerinde sahile gider, masmavi denizi seyreder, az ilerideki adanın ahşap
evlerine bakarım. Yanımda kıvırcık köpeğim Sindi ile sahildeki terasa oturur, saatlerce denizi
seyrederim. Sıkılmam. Sinde de tatlı hayvandır hani. Uzun bembeyaz kıvırcık tüyleri
gözlerini kapatır. Sahilde yürüyüşe çıkan insanların gözdesidir. Ufuk tatlı bir göbeği vardır.
Kendisini sevdirmesini de bilir köftehor. Birisi yanına yaklaşmaya dursun hemen dilini çıkarır
kuyruğunu fıldır fıldır döndürür. Ne yapar ne eder sevdirir kendini. Denizin adaya yakın olan
taraflarında karabataklardan birisi dalıyor birisi çıkıyor. Az sonra bir daha dalıyor, bir daha
çıkıyorlardı. Sahil boyunca sıralanan top akasya ağaçları, az ileride palmiyeler, sabahın bu
erken saatlerinde küçük dükkanlarının önünü yıkayan esnaflar ,pat pat pat sessizliği yara
yara geçen gecedeki balık avından dönen bir balıkçı teknesi, teknenin kıç tarafına oturmuş
muşambalı bir balıkçı kısacası hayatın bütün renklerini görebileceğim bir sabah. Az önce
bahsettiğim ada Şövalye Adasıdır. Uzun ince bir adadır. Şehre gelen yelkenlileri gemileri bu
ada ve adada ki insanlar karşılar. Bu adayı ne kadar çok seviyorsam insanlarını da bir o
kadar severim. Adaya giden tekne taksilere param yetmediği için kim bilir kaç defa yüzdüm
bu adaya, ıslak şort ve çıplak ayaklarımla dolaşır. Ada halkından sayardım kendimi.
– Günaydın dostum, sen ve Sindi yine geziyorsunuz ha
– Günaydın Aziz dostum Alberto.

ölüdenizden babadağ yamaç paraşütü
Alberto buranın esnaflarındandır. Aslen İspanyoldur. Öğretmenlikten emekli olup buraya
gelmiş, biriktirdiği para ile burada kafe açmıştır Yazın o ılık gecelerinde ne zaman önünden
geçerseniz geçin hareketli bir Latin müziği duyarsınız. Kafesi oturduğum ahşap terasın
hemen arkasındadır. Akşamları küçük teknesi ile Adada oturan kardeşinin evine gider.
Kardeşi Carlos ise adanın üç katlı ahşap evlerinden birinde oturur.
-Kuzum, dedi. Bugün gelirmusun adaya ?
Köpeği gösterdim.
-Şunu eve bırakayım az sonra yüzücem.
– Bende akşama doğru geçeceğim. Akşama doğru Carlos un evine uğrada şöyle güzel bir
balık kızartalım.
Alberto’nun cimri birisi olduğunu bildiğimden
– Ooo sen balık ısmarlıyorsun ha pek alışık değilim böyle bir duruma.
– Yok canım. Carlos bu sabah balığa çıktı. Onun nimetleri.
Hafiften bir güldükten sonra tamam aziz dostum dedim ve yanından ayrıldım. Sindiyi eve
bıraktım. Giysileri çıkartıp şortu giydim. Sahile koşup başladım yüzmeye. Adaya vardığımda
saat dokuz olmuş olmalıydı. Adanın ince uzun parke yolu her evin önünden geçerdi. Parke
yolun ilk durağı ihtiyar bir adamın eviydi. Adını bilmem ama konuşmuşluğumuz çoktur.
Adanın en güzel bahçesi onundur. Beyaz, sarı, kırmızı, pembe ne renk gül arıyorsanız onun
bahçesinde bulabilirsiniz. Tellere sarılı bağdaki dolgun üzümler iştahınızı açar. Bahçenin
önünden geçerken şöyle bir baktım. Yine kalkmış portakal ağaçlarını suluyordu. Fötr
şapkasında dışarı fırlayan beyaz saçları onu terletmişti. Altında çamura bulanmış yamalı,
eski bir pantolon, üstü başı ıslanmış çalışıyordu.

babadağ manzarası

Ölüdeniz den Babadağ manzarası

-Kolay gelsin. Dedim.
Şapkasını kaldırıp masmavi gözleriyle bana baktı.
-Teşekkür ederim. Adayı mı geziyorsun yine?
– Evet geziyorum. Ama bu bahçeyi görünce duruyorum. Sizin ki kadar güzel bir bahçe daha
yok bu adada.-Öyledir. İnsan topraktan geldi. Toprakla uğraşmaz ise ne anlamı kalır yaşamanın. Toprakla
çiçekle ağaçla uğraşan yaşlanır mı hiç. Bak hiç yüzümde görüyor musun kırışıklık ya.-Görmüyorum. Bir sende birde şu üzümlerinde hiç kırışıklık görmüyorum dedim çenemle
üzümleri işaret ederek.
– Alabilirsin. Akşam dönerken de uğra biraz lakırdı edelim.
Başımla onaylayıp gülümsedikten sonra bir salkım kopartıp gezmeye devam ettim. Biraz
yürüdükten sonra virajın hemen kenarında ki ahşap evin terasında gelen şarkıyı duydum. Bu
evin sahibini de bilirim. Yalnız yaşayan ihtiyar bir kadındı. Her sabah kahvaltısını yaparken
plağından ya Zeki Müren duyarsınız yada Müzeyyen Senar. Bugün Müzeyyen Senar günü
olmalıydı ki inlemekle ömrüm gelip geçiyor – şarkısı çalıyordu. Uçsuz bucaksız denizi
izlerken bir yandan kahvaltı yapıyor. Bir yandan da müziğe eşlik ediyordu. Onun müziğini
bütün ada bilirdi. Saat dokuz buçuk olsun bütün evlere giderdi onun şarkısı. Herkeste
severdi dinlerdi. Bu ihtiyar kadının evinin çatısına yuva yapan leylekler bile Türk Sanat
Müziği hastası olmuş sanırdınız. Müziği duyunca dalgın dalgın, dertli dertli denizi ufku izlerdi.
Hiç keyiflerini bozmadan geçip gittim. Üzümlerden de ağzıma tıkıştırdım biraz. Az ileride bir
tavuk peşine civcivlerini takmış geziyordu. Muhtemelen Mehmet Bey bahçenin tel kapısını
açık unutmuştu. Biraz sonra onu da gördüm. Sırılsıklam terlemiş, nefes nefese kalmıştı.
– Günaydın Mehmet Bey. Sizinkinler sahile doğru gidiyorlar. Kıyıda ki midye kalıntılarını
kafaya takmışlar herhalde.
– Yahu koskoca bahçe neylerine yetmez anlamıyorum. Tel kapıyı açık unutmuşum
bunlarda fırsat bilip kaçmışlar. Şu adaya bir bakkal açayım sen beni o zaman gör. Bak
bakalım ozamantavukla yumurtayla uğraşıyor muyum? Bereket versin yumurtanın alıcısı çok
ama tavukla uğraşmak zor. Kedisi köpeği kol geziyor ada’da.
– Doğru koskoca adada bakkal olmaz mı yahu?
– Yok işte. Millet bıktı artık her gün karşıya gidip gelmekten.
Mehmet Beyde ticaretçi adamdı. Kafası da basardı ticarete. Eskiden İstanbul da lokantası
varmış. Yaşlanınca lokantayı oğluna bırakıp eşi Seval hanım ile buraya gelmişler. Atadan da
İstanbullu oldukları için çok güzel İstanbul Türkçesi konuşurlardı.
Adanın güney burnuna yaklaştığımda Carlos un üç katlı şirin mi şirin evini gördüm. Adada
ki diğer evlerden farkı olarak onun evinin heme doğu tarafına hem de batıtarafına kıyısı
vardır. Evini önünde ise minik balıkçı teknesi için yapılmış iskele vardı. Az ileride
yaklaşmakta olan teknesini gördüm. Beni görünce elini kaldırdı.

fethiye 12 adalar tekne turu

-Buenos Dias Amigo
– Sana da Günaydınlar dostum.
Teknenin ipini iskeleye bağlarken.
-Gel yahu şunları alda şöyle güzelce temizleyelim.
İskeleden tekneye geçtim. Teknenin arka tarafında ki buzluğun kapağını açtım. Balıkları alıp
fileye koydum. Sahile çıkıp zeytin ağaçlarının gölgesindeki kütüğe oturdum. Carlos da
karşıma. Balıkları temizlerken adanın kedileri kokuyu almış olacak ki kütüğün yanına
toplanmaya başladılar . Az ileride sık zeytin ağaçlarının arasından yükselen kavak ağacının
yüksek dallarında küçük bir iskete gördüm.
-Bak. Misafirlerimiz geliyor.
Temizlediğim balığı leğene sallayıp gösterdiği yere baktım.
Uzaktan gelen Alberto’nun teknesinin burun kısmında Sindiyi gördüm. Dili bir karış dışarıda
kuyruğu da fıldır fıldır dönüyordu.
Alberto bağırdı:
-Bir misafirimiz daha var balık yemek istiyormuş.
-Bunu nereden buldun be.
-Terasa oturmuş adaya bakıyordu. Senin burada olduğunu anlamış.
Tekneye aldığımda sevincinden deliriyordu. Yanaşan kayıktan hızlıca atlayarak yanımıza geldi. İki etrafımızda fır dönüp silkelenerek bizi
bir güzel ıslattıktan sonra heyecanla bir köşeye doğru koşturdu. Bahsettiğim bayanın
plağından Zeki Müren çalıyordu.-sen bir ömre bedelsin- diyordu Zeki Müren.
Gerçekten de öyleydi. Yazın bu ılık günlerinde yaşamak, sevmek, şarkı söylemek bin ömre
bedeldi.

Abdurrahman dan bizler için bir hikaye.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Call Now Button